---
# don't change URL, for reference only
url: https://crimethinc.com/2020/03/12/korona-virusune-ve-devletin-oportunizmine-karsi-italyadan-mesaj

lang: tr
title: Korona Virüsüne ve Devletin Oportünizmine Karşı
subtitle: İtalya’dan Mesaj
tags: 

# for cwc.im short URL in tweets
short_path: /

# for link previews in social media / messaging apps
summary: 
---

Bir yandan, yeni bir virüs hayatımızı tehdit ediyor; öte yandan, devlet  müdahalesi ve denetimi için yeni kriterler oluşturmak üzere bu fırsattan yararlanmayı kafaya koymuş milliyetçi ve otoriter rejimler  özgürlüğümüzü tehdit ediyor. Yaşam ile özgürlük arasında kurulmaya  çalışılan bu ikili karşıtlığı kabul edersek eğer, bu salgın geçtikten  çok sonra bile bunun bedelini ödemeye devam edeceğiz. Oysa bunlar  birbirlerinin içinde saklı, birbirlerine bağlı mefhumlar. Aşağıdaki  raporda, İtalya’daki yoldaşlarımız, ülkelerinde hüküm süren koşulları,  giderek şiddetini artıran krizin sebeplerini ve İtalyan hükümetinin,  gelecekteki krizleri daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacak  şekilde, iktidarını pekiştirmek için bu durumdan nasıl faydalandığını  anlatıyor. 

Halihazırda yetkililer, insanları hastalanmaktan korumak yerine virüsün yayılma  hızını denetlemeye yönelik bir strateji izliyorlar. Bu şekilde, sağlık  sistemindeki yığılmaları önleyebileceklerini umuyorlar. Hayatımızın pek  çok başka yönünde olduğu gibi, bu durumda da “kriz yönetimi” yürürlükte. Yöneticilerimizin, virüsten etkilenen herkesin hayatını korumak gibi  bir niyeti yok – bu virüs patlamadan çok önce, yoksullar için  tasalanmayı bırakmışlardı zaten. Daha ziyade, toplumun mevcut yapısını  ve bu yapı içindeki algılanan meşruiyetlerini korumanın peşindeler.   

Bu bağlamda, iki farklı felaket arasında ayrım yapabilmemiz gerekiyor: Bir yanda, virüsün kendisinin sebep olduğu felaket var; öte yanda ise,  mevcut düzenin, bu salgınla baş etme –ve baş etmeme– yönteminin  yarattığı felaket. Bizi kurtarmak için var olduklarına sorgusuz sualsiz  inanıp kendimizi mevcut iktidar yapılarına emanet edersek büyük bir hata yapmış oluruz. Yöneticilerimiz “sağlıktan” dem vurduklarında, bizim  beden sağlığımızdan ziyade ekonominin esenliğini kastediyorlar. Bu  duruma bir örnek vermek gerekirse, ABD Merkez Bankası, daha geçen gün,  borsayı canlandırmak amacıyla (500 milyar doları bankalara olmak üzere)  piyasalara 1,5 trilyon dolar aktardı ama ABD vatandaşlarının çoğu hâlâ  koronavirüs testi olamıyor.   

Liberaller de solcular da Trump hükümetinin aczini eleştirirken, daha fazla devlet müdahalesi ve merkezî kontrol talep ediyorlar, ki Trump da halefleri de kendi menfaatleri uyarınca hiç kuşkusuz bunu yapacaktır – ama sadece  salgına karşı değil, tehdit olarak algıladıkları diğer her şeye karşı. 

Temel sorun, sağlık konusunda, merkezî denetimi varsaymayan bir söylemimizin  olmaması. Siyasi yelpazenin bir ucundan diğerine, tüm sağlık ve güvenlik metaforlarımız, farkın dışlanması esasına dayanıyor (*sınırlar*, *ayrıştırma*, *tecrit*, *koruma*, vs.). Farkla pozitif bir ilişki kurmak (örneğin, ABD sınırları dışında  kalanlar da dahil olmak üzere herkesin sağlık hizmetlerinden  faydalanmasını sağlamak) amaçlanmıyor. 

Beden sağlığını, toplumsal bağları, insan onurunu ve özgürlüğü birbirleriyle  bağlantılı mefhumlar olarak kavrayacak bir esenlik anlayışına  ihtiyacımız var. Krizler karşısında geliştirdiğimiz çözümler, tiranlara  zaten sahip olduklarından daha fazla iktidar ve meşruiyet bahşetmek  yerine, karşılıklı yardımlaşmayı temel almalı. 

Tarihte bunun örnekleri var. Errico Malatesta’nın, üç yıllık hapis cezasıyla  karşı karşıya olduğu halde, 1884 yılında memleketinde patlak veren  kolera salgınını tedavi etmek üzere Napoli’ye döndüğünü biliyoruz.  Bizden önce gelenler, hiç şüphesiz, bu mesele hakkında kafa yormuş ve  adımlar atmışlardı ve biz de pekâlâ bugün bunlardan ders çıkarabiliriz.  Bundan yalnızca birkaç yıl önce, bazı anarşistler, [ebola salgınına anarşist bir bakış açısıyla nasıl tepki verileceğini](https://www.anarchistagency.com/commentary/an-anarchist-response-to-ebola-part-one/) analiz etmek gibi zorlu bir göreve soyundular. Sizleri, sağlığı devlet  denetiminden ayıran bir söylemin nasıl geliştirilebileceği (ve  özerkliğimizden feragat etmeden hep birlikte bu durumu atlatmak için ne  gibi adımlar atılabileceğimiz) üzerine düşünmeye, yazmaya ve tartışmaya  davet ediyoruz.   

Şimdilik, birkaç hafta daha öncesinden beri bu krizle yaşayan Kuzey İtalya’daki  yoldaşlarımızın gönderdiği aşağıdaki raporu sunmakla yetiniyoruz.

[[https://cdn.crimethinc.com/assets/articles/2020/03/12/2.jpg class:portrait]]  

***

# Salgın Günlüğü, Milano

## 16 Şubat, Lombardiya

İtalyan hükümeti, bugün, enfeksiyonun yayılmasını denetim altına almaya yönelik ilk kararnameyi çıkarttı. 

Milano, saat 19:00: Bütün okulların ve toplanma yerlerinin kapatılacağına dair  endişe hızla yayılıyor ve halkı ele geçiren panik duygusuyla birleşerek  sahte-apokaliptik anların yaşanmasına sebep oluyor. Sanki savaşın  eşiğindeymişiz gibi, süpermarketlere hücum ediliyor; insanlar bol  miktarda solunum maskesi ve dezenfektan satın alıyor (incecik kâğıttan  maskeler, güvenliği temsil eden bir toteme dönüşmüş durumda). Bağırış  çağırışlar duyuyoruz; ağlayan insanlar görüyoruz; kitlesel paniğe tanık  oluyoruz.  

[[https://cdn.crimethinc.com/assets/articles/2020/03/12/3.jpg]]

Kısıtlamalarla ilgili tevatürler duyulduktan sonra Milano, hiçbir zaman durmayan o  büyük şehir, korkudan felce uğradı. Ama aradan birkaç saat geçtiğinde  şehir yine eski canlılığına kavuşmuştu. Hatta, duyurunun yapıldığı günün ertesi sabahı, virüs korkusundan ziyade Milano’nun dillere destan gece  hayatını (“Milano da bere”) kaçırma endişesi ortalığı kaplamıştı. Barlar ve tavernalar akşam 18:00’den sabah 06:00’ya kadar kapalı – anlaşılan  virüs, gece vardiyası yapan proleterler gibi akşamları işbaşı yapıyor.  Buna karşın, restoranlar açık – demek ki, içki içmeye gidince  hastalanıyorsunuz ama yemeye gidince virüs, saygıdan size dokunmuyor.  Aynı zamanda, okullar, üniversiteler ve diğer bütün toplanma yerleri  kapatıldı.  

## Şubat Sonu 

Bir hafta geçti ve Milano, taşranın New York’u olma heveslisi bu kent,  durmuyor. Aynı şekilde virüs de ilerliyor ve paniğin daha da artmasına  neden oluyor. Virüsün bulaştığı insanların da ölümlerin de sayısı  artıyor – her ne kadar kurbanların büyük kısmı kalp-damar  hastalıklarından mustarip yaşlı insanlar olsa da. Her yerde yine tecrit  uygulanıyor – okullar, sinema ve tiyatrolar kapalı, öpüşmek ve sarılmak  yasak – ama barlar, restoranlar, alışveriş merkezleri ve toplu taşıma  açık. 

Olağanüstü halin merkezinde virüs yok; *asıl* olağanüstü hal, bu “kozmopolit” şehirde hastalığı ilk yayan kişi, hayat pahalılığıyla mücadele etme mecburiyeti içindeki işçileri çaresizliğe  sürükleyen ve son haftalarda “akıllı çalışma” [ağ bağlantısı üzerinden  evden çalışma] adı altında yeni bir biçim alan ekonomik  güvencesizliktir: İtalya’da daha önce hiç uygulanmamış olan bu yöntem,  hiç kuşku yok ki, yeni taşeron sözleşmeleri ve dışardan tedarik  düzenlemeleriyle önümüzdeki yılın yeni köleleştirme trendi olacak. 

[[https://cdn.crimethinc.com/assets/articles/2020/03/12/4.jpg]]

Başbakan Giuseppe Conte imzalı kararname Resmi Gazete’de yayınlandığına göre,  şimdi ne olacak? Lombardiya bölgesinde virüsü kontrol altında tutmak  için ilave kısıtlama ve önlemlerin süresi 3 Nisan’a kadar uzatılacak.  Hem bölgeye giriş çıkışlar için hem de bölge içinde seyahat etmek için  özel izne ihtiyacımız olacak; insanlar kendi kendilerini karantinaya  almaya çağrılıyor; tüm okul ve üniversiteler kapandı – okumanın önemi  olmadığını zaten hepimiz biliyoruz, fırsat bu fırsat, zaten yıllar süren bütçe kesintilerinden bitap düşmüş veli ve öğrencileri neden karmaşaya  sürüklemeyelim? Bar ve restoranlar, müşterilerin birbirlerinden bir  metre uzaklığı koruyabilmeleri şartıyla sabah 6 ile akşam 18:00 arası  açık olacak; tiyatrolar, spor salonları ve diskotekler kapandı ama tüm  büyük spor etkinlikleri seyircisiz devam edecek (burası İtalya –  futbolsuz yaşanmaz); tüm kamusal toplantılar yasaklandı; düğün ve cenaze töreni yasak; orta ve büyük ölçekli alışveriş merkezleri, sadece  haftasonu ve resmî tatillerde kapalı olacak.  

[[https://www.youtube.com/watch?v=Gr0Nsrz7W3s]] 

Ortalama bir İtalyan, özgürlüğü üzerindeki bu kontrol ve kısıtlamalar karşısında ne yapar? Güneye gidemeyeceği için paniğe kapılarak Pulcinella gibi  davranır: tren istasyonu ve otogarlara hücum eder; böyle yaparak,  karantina altındaki Kuzey İtalya’yla birlikte, 8 Mart itibariyle hâlâ  “güvenli” olduğu düşünülen Puglia, Kalabriya, Sicilya gibi bölgelere  virüsün yayılacak olmasını umursamaz. Bu akşam [9 Mart] yüzlerce insan  kırmızı bölgeden kaçmak için tren garı ve otogarlara akın etti, istasyon polisleri insanları sakinleştirmek için duruma müdahale etti.  

Bir taraftan, koronavirüs taşıyanlar başta olmak üzere, kişisel sorumluluk  üzerinde aşırı bir vurgu olduğunu görüyoruz; öte taraftansa devlet yeni  kurallar dayatmak için acil durumu bahane ediyor. Kamu hastanelerinde  yapılan kesintilerden söz etmiyorlar (son 10 yılda 45 bin hastane  kapatıldı); başta hekim ve hemşireler olmak üzere ön saflardaki  çalışanların durumundan söz etmiyorlar; sağlık sektörü üzerindeki  olumsuz etkilerden söz etmiyorlar: diyaliz ve şeker hastalığı tedavisi  gibi düzenli tıbbi kontrollerde aksamalardan, ağır sağlık durumu  olanlardan bahsetmiyorlar – tüm ekonomik kaynakların “acil duruma” sevk  edilmesiyle birlikte bu insanlar zaten en düşük düzeye çekilmiş  haklarından dahi mahrum ediliyor. 

Peki şimdi ne olacak? Bu “acil durumların” tarihsel sonuçları ne olacak? Son yıllarda İtalya’da her ne isim altında olursa olsun “olağanüstü durum”  geçtikten sonra bile ortadan kalkmayan bir dizi baskıcı kanunun  oluşturulduğunu gördük. 

Bu ülkede olağanüstü halin yaratılması ve istismar edilmesi bizler için  çok vahim sonuçlar yarattı. Mafyaya ve sözümona “terörizme” karşı savaş  bahanesiyle yetkililer “özel yasalar” geçirdiler […]; 1992’de ise,  şartlı tahliyesiz ömür boyu hapis cezasını getirdiler. Burjuva  demokrasisinin giderek artan otoriter eğilimlerinin belki de en bariz  örneğiydi bu. Analizi genişletmek için, son 20-30 yılda yoksulların ve  statükoya şu ya da bu biçimde karşı çıkanların nasıl kriminalize edilip  baskıya maruz bırakıldıklarını incelememiz gerekir.

Keza, “holiganlarla mücadeleye yönelik özel kanunlar”, 2006’dan itibaren,  taraftarlar arasında en “gayri makbul” kesim sayılan ve polisle  çatışmaya eğilimli olan yoksul banliyö gençlerini hedef almaya başladı.  Bu kanunlar sözümona organize futbol kulüplerindeki “tehlikeli  holiganları” hedef alıyordu, ama yıllar içinde grevleri ve toplumsal  hareketleri bastırmak için de kullanıldılar. 

Böylece, neredeyse sessiz sedasız geçirilen “Conte Kararnamesi”yle alelacele  yürürlüğe konan ve “akıllı çalışma” koşullarında çalışanlar aleyhine  işverenin elini güçlendiren kanuna geliyoruz. Bu tür kararnameler  aracılığıyla, koronavirüsün yarattığı acil durumla açık bir bağlantısı  olmayan birçok yöntemle, milyonlarca insanın haklarına el atıyorlar.  

## 11 Mart 

Dışarı çıkış izin belgesi üzerinde tahrifat yapanlarla ilgili yeni ve daha  sert önlemler yürürlüğe kondu: suçüstü yakalanmanız halinde tutuklanarak altı yıla kadar hapis yatabileceksiniz. Karantinayı ihlal edenler “halk sağlığına karşı kasıtsız cinayet”le suçlanabilecek; karantinayı ihlal  edenler arasında, yaşlı veya risk altındaki kişilerin ölümüne sebep  olacak şekilde, öksürük ve ateş gibi COVID-19 belirtileri gösterenler  ise “kasten cinayet”le suçlanıp 21 yıla kadar hapis yatabilecek. Gerekli önlemleri almadan veya başkalarını bilgilendirmeden COVID taşıyan  insanlarla temas eden, onlarla sosyal ilişkilerini sürdürmeye veya  birlikte çalışmaya devam eden kişiler için de aynı şey geçerli. 

Ama bu tür bir baskı ayaklanmaya da yol açabilir. Hükümetin, görüşe ve  havalandırmaya çıkma vs. gibi bazı haklarını almasına karşılık tutsaklar ayaklandı. 9 Mart itibariyle 50’den fazla tutsak ayaklanmalarda firar  etti, 6 mahkûm ise öldürüldü. Salgın sırasında bile ceza davaları  görülmeye devam ediyordu ama tutsakların mahkemeye çıkması yasaklandı –  muhtemelen virüsü kapıp hapishane sisteminde sıkışmış insanlar arasında  yaymalarından endişe ediliyordu.  

## 12 Mart 

Alışveriş merkezi, eczane ve bakkallar dışında iki hafta boyunca her yer  kapatıldı. Tecrit ve karantinayla dünyadan yalıtılmış haldeyiz.  

## 13 Mart 

Dizleri üstüne çöktürülmüş İtalya’da nihayet bir isyan ruhu canlanıyor gibi. Bu akşam 18:00  için kararlaştırılmış, [güruh halinde şarkı söyleme eyleminden](https://www.commondreams.org/news/2020/03/16/kind-triumph-spirit-locked-down-italians-singing-balconies-inspire-hope-across-world) bahsetmiyoruz – balkona çıkıp şarkı söyleme, tüm dünyaya  “başarabiliriz” deyip her şey güzel olacak mesajı verme çağrısı değil  söz ettiğimiz. Başka bir şey. [Patronlar “grev sorumsuzluktur” diyor.](https://stream24.ilsole24ore.com/video/italia/bonometti-salute-garantire-e-produzioni-sicurezza-scioperi-irresponsabili/ADkKHuC) İşçiler “işyerlerinde güvenlik önlemi yok” diyor. “Biz gözden  çıkarılabilir değiliz” – “Önemsiz sayılıp ölüme yollanan askerler  değiliz” diyorlar. İtalya’nın fabrikalarından bu şarkılar yükseliyor.  Kuzeyden güneye, sendikalar ve işçiler [gövde gösterisi yapıyor](https://www.3bmeteo.com/giornale-meteo/cronaca-video-meteo--genova-sotto-la-pioggia--sciopero-improvviso-per-coronavirus-322978) ve koruyucu önemler alınması için [kendiliğinden greve gidiyor](https://ilmanifesto.it/la-paura-e-la-rabbia-chiudiamo-ora-anche-noi-prima-che-sia-troppo-tardi/). Bu da bir şeydir.


